Geoffrey Rush Einstein’ı Canlandırmanın Nasıl Olduğunu Anlatıyor

Çok çeşitli sıra dışı adamları canlandırdı: Karayip Korsanları filmlerinde Kaptan Barbarossa, Zoraki Kral filminde 5. George’un konuşma koçu ve 1996 yılı yapımı Shine’da (bu rolüyle bir Oscar kazandı) parlak zekalı, dengesiz bir piyanisti canlandırdı. Ancak 65 yaşındaki Geoffrey Rush, National Geographic’in televizyon dizisi Deha’da Einstein’ı canlandırmanın “oyuncuların harika bir rol olarak tanımladığı bir şey. Altmışlık bir karakter oyuncusunun her gün karşısına çıkmayan bir şans” olduğunu söylüyor. 10 bölümlük dizi, Nisan’da ilk gösterimini National Geographic’de yapacak. Rush ile anavatanı Avustralya’dan telefonla görüşüldü; röportaj uzunluk ve netlik amacıyla editlendi.
Bir aktör, teorileri ve anlama yetisi zamanının çok ötesinde olan bir bilim insanını canlandırmak için nasıl hazırlanır?

Çok korkutucu! Ama en ilginç roller çoğunlukla öyledir. İlk olarak, bu fırsatın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Doğal yeteneklerimin dışında bir görev barındıran roller hoşuma gidiyor—örnek olarak birçok farklı müzik enstrümanı çalmak, kılıç dövüşü yapmak veya bir takım elbise dikmek. Çok fazla düzeltmeye gerek kalmadan yapabiliyor gibi görünmeniz lazım. Yani sizi onun beynine sahip olduğuma inandırmayı denemem lazım. Bu dizide çok fazla diyaloğum var. Bu yüzden bahsedilen bilimsel ilkeleri anlayıp, sonra da inanılır olana kadar öyleymiş gibi görünmem gerekti.
İnternette haftalarca Einstein’ı araştırabilirsiniz; milyonlarca kaynak var. Ayakları çok yere basan bir adam olduğu için ona dair bazı lezzetli eksantriklikler bulduk. Karısının ayakkabılarını giymeyi seviyormuş—eğer kendi sandaletlerini bulamazsa, onun burnu açık ayakkabılarını giyermiş. Princeton’da okuyan bir arkadaşım var ve orada Einstein’a dair şöyle bir efsane varmış: ya unuttuğu için, ya da bir toplantıya yetişmesi gerektiği için bazen üstüne gömlek, kravat ve ceket giyip, altına pijama altı giyermiş.
Böyle bir rolü oynarken, benzerliği hedeflersiniz ve aynı zamanda kendi Einstein’ınızı hayata geçirmek istersiniz. Çelişkileri gözardı etmemek de önemli. Oldukça bohem bir gençliği olmuş. Otoriteyi reddetmiş ve Alman militarizmine karşı baş kaldırmış—ama daha sonra oldukça rahat burjuva hayatını benimsemiş. Çok sevdiği bilimin, onu içinden gelen barış severliğin karşısına çıkardığı korkunç sonuçlarla yüzleşmek zorunda kaldı. Yanlış bir şekilde bombanın babası olarak anılmaya başlandı; aslında Manhattan Projesi’nin hiçbir zaman büyük bir parçası değildi. Onun bir komünist olmasından şüphelendikleri için ve Yahudi olmasından dolayı, kendisine sürekli danışmalarına rağmen gerekli güvenlik iznini hiçbir zaman vermediler.

Einstein keman çalıyordu. O hem bilim insanı hem sanatçıydı. Birbirini tamamlayan iki alan. Sizin içinizde bir bilim insanı var mı?
Einstein Mozart’ı çok beğeniyordu. Müziğin matematiksel, klasik bir yapısı var ve bence kendini bununla çok güçlü bir şekilde özdeşleştiriyordu. Bence bir deha ve bir polimat olmak arasında da bir bağ var.
Ben çok amatör bir bilim insanıyım. Benim için her şey Merkür uzay programıyla başladı ve etkilenmeye müsait olduğum ergenlik yıllarımda gerçekleşen Ay’a iniş ile devam etti. Bir gök bilimci olmayı hayal ediyordum. Gezegenler ve yıldızları anlatan Neden ve Nasıl kitap serilerim vardı. O noktada bilinen sadece 14 galaksi vardı; şu anda ise çoklu evrenler, karanlık madde, atomik yapının içindeki nano mikroskopik dünyası var. Büyük patlamanın matematiksel çıkmazı her zaman ilgimi çekmiştir: Nasıl hiçlikten bir şey çıktı? Çünkü matematiksel olarak bu mümkün değil. Einstein, evren o kadar inanılmaz ki sadece Tanrı yaratmış olabilir demiş—ve işi Tanrı’nın bunu nasıl yaptığını bulmaktı.
Astronomiye olan ilgimden dolayı 12. sınıfa kadar ileri matematik, fizik ve kimya okudum. Ama okulun drama kulübünü yönettiğim için çok kötü sınıfta kaldım. Kuantum teorisi ve kozmolojik buluşları vs. takip etmek için hala düzenli olarak New Scientist okuyorum. National Geographic de okuyorum ve bu bir reklam değil.

Deha olarak nitelendirdiğiniz şeyin huzurunda bulundunuz mu? Bulunduysanız, kendini nasıl belli etti?
Role hazırlanırken tüm deha idealini göz önünde bulundurmam gerekiyordu, ve filozof Arthur Shopenhauer’ın mükemmel bir özlü sözünü buldum: “Beceri kimsenin vuramadığı bir hedefi vurur. Deha kimsenin göremediği bir hedefi vurur.” Albert Einstein hakkında okudukça, bunun tamamen onun zihnini anlattığını düşündüm. Çünkü sıkı sıkıya bağlı olunan 300 yıllık bilimsel inançları -yer çekimi, ışık, uzay ve en önemlisi zaman konusunu- tepetaklak etti.
Bu kritere uyan birisiyle tanışıp tanışmadığıma gelirsek: bu bir sanatçının başka bir sanatçıya olan tepkisidir ama bizim, Avustralya’lı inanılmaz bir oyuncu ve komedyen, neredeyse eski tarz vaudeville sanatçımız var ve hala çalışmaya devam ediyor. İsmi Barry Humphries ama onu kendi stilini yaratmış uluslararası bir süperstar olan karakteri Dame Edna olarak daha yakından tanıyor olabilirsiniz. Bana sorarsanız Barry dehanın kelime anlamına oldukça yakın çünkü diğerlerinin sormayı ihmal ettiği, hatta hiç düşünmediği kültürel soruları 1950’lerde sordu. Avustralya’nın banliyölerinin hicivcisi oldu ve tüm bunları göz alıcı, marifetli karakterlere dönüştürdü. Müzik kayıtları, şiirler, skeçler yaptı ve önce ulusal, sonra da olağanüstü küresel bir başarı elde etti. Londra’nın batı mahallesini kasıp kavurdu- büyük ihtimalle Avustralya’lı oyuncular içinde o seviyedeki tek oyuncu – ve daha sonra tek kişilik şovuyla Broadway’e gitti ve onursal Tony ödülü kazandı. Buna ek olarak, o bir ressam ve sanat uzmanı. 1956 yılından beri sektörün içinde ve 83 yaşında hala devam ediyor.

Bir Einstein’ı geri kalan insanlardan ayıran nedir ve Einstein ile bizim aramızdaki ortak noktalar nelerdir?

Einstein öldüğünde beynini incelediler ve normal ağırlıkta olduğunu gördüler—yaklaşık 1,23 kg. Sanırım devasa bir frontal korteksinin olmasını bekliyorlardı. Çok yüksek bir IQ’su vardı, 160- (teorik fizikçi Stephen Hawking ile neredeyse aynı.) ama 11 yaşında İngiliz bir kızın 162 puan alarak onu geçtiğini okudum.
Einstein’ı bizden ayıran şey, hayatının işi olacağını fark ettiği becerilerine olan inanılmaz odaklanma becerisi. Korkusuz bir yardımseverlik dürtüsü vardı. Teorik fizikçi olarak muazzam bir ünü vardı- o dönemde Charlie Chaplin kadar tanınıyordu ve bu bir teorik fizikçi için oldukça inanılmaz bir şeydi. Deha sayılmanın bir başka yönü ise dayanıklılıktır. 70’lerinde hala birleşik alan teorisi üzerine çalışıyordu ve ölüm döşeğinde hala şu anda her şey teorisi dediğimiz teoriyi bulmaya çalışıyordu.
Ortak noktalarımıza gelirsek: birçok insani zaafları vardı. Egosu vardı, hepimizin bir noktada olduğu kadar. Tereddütleri, hüzünleri vardı. Hayatı boyunca birçok ölüm, evliliğiyle ilgili büyük sorunlar ve çocuklarıyla yabancılaşma yaşadı. Her insanın yaşayabileceği tarz çelişkilere karşı savunmasızdı.

Onunla sohbet ettiğinizi veya beraber yemek yediğinizi hayal edebilir misiniz?
Tam bir eski zaman oyunu, değil mi? Tarihten gelen misafirlere akşam yemeği için ev sahipliği yapma hayali. Artık hayatını daha da derinlemesine incelediğim için, kesinlikle Plato, Shakespeare, Charlie Chaplin ve 1. Kraliçe Elizabeth ile beraber listemde olurdu. Ama umarım davetimi kabul ederdi çünkü keşifçi beyninin ondan talep ettiği üzere üzüntüsünde teselli bulma konusunda takıntılıydı. Aynı zamanda sosyal biriydi. Anlamsız şakalar ve Groucho Marx gibi espriler yapardı. Sıkıcı bir misafir olmazdı bence. Felsefesinin tek amacı sorular sormaktı ve sanırım bana da soru sorardı çünkü o öyle birisiydi.
Yiyeceklere gelirsek: Soyumda Almanlık da var ve şnitzel, elmalı tart ve büyük annemin lahana turşusunu severim…Kısacası bunları sunardım ve bence içten bir şekilde katılırdı.
Deha ilk gösterimi ile Nisan’da National Geographic’de.

Hakkında